4 Ekim 2011 Salı

Şehirlerde renk cümbüşü


Belediyeler huzur dağıtan müesseseler olmalıdır.

Huzur; sadece yolların temizliği, düzeni halledilmiş trafik sorunları değildir. İnsanlarımızı rahatsız eden, çeşit çeşit başka şeylerde vardır.

Çirkin bir bina, hiçbir zaman iç açıcı değildir. Hele hele bu binayı çirkin bir renge boyamak, insanları daha çok tedirgin eder. Ne yazıkki belediyeler bu mevzuu da hiç bir zaman öne çıkmamışlardır. Aslında bu kadar ayrıntılara gelebilmeleri için ne bir üstün zevke, ne de tekniğe sahip değillerdir. Bence bu problemlerin çözümü siyasilerimizin içinde oluşturulacak kurumlar tarafından üstlenilmelidir. Bu konuda her an aklıma köy ihtiyar heyeti geliyor. Zaman içinde, bu kurumda, siyasi giysilere bürünmüş ve görevlerini kaybetmişlerdir. Bence şehirlerimizde bile sözü sohbeti dinlenen, kendi mevzuularında isim yapmış, yaşını başını almış kimselerin, ayrı bir şehir meclisi kurularak buralara davet etmekte yarar vardır. Bu meclis, hiçbir zaman parti güdümlü olmamalıdır. Meclisin tüm elemanları ise sadece ve sadece, şehre huzur dağıtan müessese olarak vazife görmelidir.

Düşününüz ki, bu toplumda tıp tahsili görmüş doktorlar teknik bilgilerle donatılmış yaşları ile birlikte gelişmiş bilgilerle dolu beyinlerin, iktisaden kalkınmamızı sağlayan maliye camiasından kopmuş kafaların meydana getirmiş olduğu bu topluluk, bence şimdiki siyasilerin oluşturduğu topluluğun çok önündedir. Bunların verdiği kararlar uygulanmalıdır. Belediyecilerle belediyeler, tüm problemlerin çözümlerini bu beyinlerden istemelidirler. Bu topluluk, belediyeye herhangi bir külfet getirmeyecektir. Ancak onure edilmiş olan bu topluluk, memlekete yapmış olduğu hizmetlerden dolayı gururludur sevinçlidir ve huzurludur. Belki böyle bir kuruluş şimdiki düzensizliği ve şimdiki renk cümbüşünü toplumun sevebileceği şekle sokabilir. Topluma huzur dağıtan müessese işte bu ikinci meclisele hayata geçebilir. Tabiidir ki sorunlar, problemler halk tarafından belediyelerin lüzumlu dairelerine kolayca aktarılabilmesi sağlanmalıdır.

Şöyle bir sloganla sözlerimi bitirmek istiyorum; Her doktor bir sihhat polisidir. Her mimar bir imar polisidir, her kurumun her özel şahsın bilgi içeren her beynin şehrin idaresinde söz sahibi olması gerekmektedir. Bu tip hizmetler particiliğin dışında tutulmalıdır ancak o zaman halkın yüzü güler ve doyumsuz bir hazza kavuşur.


Şehirlede çöp sorunu

          Zengin ucuz yaşar derler, aslında doğru bir laf. Fakir de; aklını kullanarak ucuz yaşamaya uğraşır. Eskilerden duymuş ve neden hala çöpü bir sorun haline getiren belediyeler, çöp sorununu eskilerden gördükleri gibi halletmezler. Babalarımız ve dedelerimizden duyduklarımız çok akla yakın buluşlar olarak hala zihnimi kurcalamaktadır.
          Ekseriye köylerde koca bir çukur açılır çöpler; bu çukurlarda bekletilir, kış başlangıcında üstü toprakla örtülerek havasız bırakıldığında, çürümeye terk edilir. Bu atıklar ileriki senenin gübresini oluşturur. Sebzelerimizin, meyvalarımızın tebii gübre ile beslendiğinden, lezzetini unuttuğumuz mayvalar elde edilir.
          Hormon denen insan vücudunu sağlıksız kılan maddelerin adı bile bilinmezdi. Köylerde, bu çöpün içeriğinde, sebzelerin yenmeyen gövdeleri, yaprakları aklımıza gelmeyen bir çok yeşili barındırırdı. Böylece atıklar şimdi çöp dediğimiz şeyler sebzelerimize ve meyvalarımıza tat verirdi.
http://www.north-herts.gov.uk/food_waste_recycling_loop_picture-4.jpg
          Bu mevzuuda, şehirlerimizde de bu tip çalışmalar düşünülmelidir. Toprakla karıştırılmış olan bu atıklar, çiçekler için bulunmaz gübrelerdir. Çağımızda gübrelerin bile ithali ön planda tutulan, avrupadan ve amerikadan torbalar halinde getirilen gübreler, büyük dövizlerin kaybına sebep olmaktadır. Şapkamızı önümüze koyup düşünmenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Çöp sorunu bir örnek diye ele alınmış. Buna benzer pek çok sorunların üstesinden gelinebilir. Böylece zararı kâra geçirme olanağını bulabiliriz.
          Aslında evlerde üç ayrı çöp kutusu bulundurmakta yarar vardır. bunlardan birincisi katı ve sert atıklar, ikincisi çöp gözü ile bakılmaması gereken kağıt malzemeleri ve üçüncüsü ise yiyecek ve yumuşak atıklardır.
          Kağıda hiç bir memlekette çöp gözüyle bakılmamaktadır. Kağıt defalarca tekrar hamur hale getirilip işlenecek malzemedir. Keşke çingene diye nitelediğimiz, o çalışkan topluluğu bu mevzuu da destekleyebilse belediyelerimiz. Belki belediyelerin bile başaramayacağı ölçüde çöp sorununa çözüm getirmeyi sağlayabileceklerdir. Miras yedi gibi yaşamının zamanı geçmiştir. Hani bir tabir vardır, sineğin yağı bile çıkarılmalıdır.
          Memleket meselelerinde bizi yönetenlerin cimrilik derecesi de tutumlu olmaları gerekirken, savurgan hareketleriyle gittikçe artan dış borçlarımızı körüklememeleri icap eder. Devlat olarak halkımızı uyarmak ve tutumluluğa yönlendirmeyi vazife edinmelidir.
Saygılarımla.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Türkiye'de deprem gerçeği

          Bildiğiniz üzere Türkiye üç büyük şehirden ibaret değildir. Ankara, İstanbul, İzmir gözde şehirlerimizdendir. Devletin eli hep bu şehirler üzerinde dolanır durur. Oysa ki Türkiye'de, seksen bir vilayet seksen bir şehir ve binlerce kasaba, köy vardır.
          Nedense Osmanlı İmparatorluğu'nun en zengin ve şaşaalı günlerinde bile, bu yoksul kesime el uzatılmamıştır. Dolayısıyla buralarda yaşam zorlaşmış, büyük şehirlere akım kaçınılmaz bir gerçek haline dönüşmüştür. Tabii ki bu, köyden şehre göç anlamındadır. Çoğu kez köy yaşantılarını, köyde atalarından gördüğü davranışlarını, şehirde de sürdürmek durumundadır. Yaptığı barınakları dağ taş dememiş şehirden ve gözden uzak boş arazilere taşımıştır. Bu yapıtlar teknik ve mukavemetten yoksundur. Hal böyle olunca bu yoksul halkın, teknikten uzak yapıları yerle bir olmuştur. Tabiki doğayı zorlayan insanların, örneğin, savaşta kullanılacak bombaların, tecrübe niteliğindeki tatbikatları, zeminin taşımasına mümkün olup olmadığına bakılmaksızın yapılan yüksek binalarında tesiri ile dünya dengesi devamlı bozulmaktadır.
Global Health sitesinden alınmıştır.

Örneğin; İstanbul ve yöresi ikinci sınıf deprem bölgesi iken, birinci sınıf deprem bölgesi haline dönüşmüştür. Kanımca bu denge bozuklukları devam ederse kıyameti, insanların bu vurdum duymazlığıyla getirecekleri gerçeğine inanıyorum. Belki yarınlarda depreme dayanıklı yapıldığı sanılan bu binalar da deprem şiddetlerinin artmasısebebiyle bu artan şiddete dayanamayacaklardır. En azından inşaat alanları mümbit araziler içerisinde değil kayalık ekime müsait olmayan yörelere taşımak tedbirlerin önünde gelir. Ne yazık ki bugüne kadar mümbit arazilerimizin çoğu, iskana açılmış bölgeler de yeralmaktadır.

          Netice olarak bu dengenin yeniden tesisi için devletimizin ilime olan duyarlılığını yeniden kazanması icap etmektedir. Ne yazıkki siyasilerimizin çoğu bu duyarlılıktan yoksundur. Bence şöyle olmalıdır, Siyaset; ilimle donatılmış olan beyinlerin hiç değilse bu mevzuularda devreye girmelerine izin ve onların seslenişlerine kulak vermelidirler.

29 Eylül 2011 Perşembe

Binalarda korozyon olayı


Eski insanlar, kayaları oyarak, meskenlerini bu oyuklar içinde tertip ederlerdi. Kaya rijit ve tek bir malzemedir. Dolayısıyla doğanın en ağır şartlarına bile dayanır, muhkemdir. Hiç bir ilave malzeme kullanılmamıştır, kullanılan malzeme tamamen topraktır.

Daha sonraları yapılan binalar, toprak tuğlalar ve toprak yapıştırıcılar tarafındanimal edilir ve yine rijit bir bina elde edilirdi. Daha gelişmiş toplumlarda taş ön plana çıkmış, taşın rijitliğini temin için çok deneyimler yapılarak yapıştırıcı malzeme aranmış, sonunda yumurta akı karışımlı horosan harç, yapıştırıcı olarak en sağlıklı malzeme görülmüş ve bundan böyle görkemli binalar, çoğu kez bu malzemelerle meydana getirilmiştir.
        
 Doğanın hırçınlığı göz önüne alınarak yapının duvarları kalınlaştırılmış böylece doğaya meydan okuyan ve hala günümüze kadar gelen eserler meydana getirilmiştir.
         
Eskinin dahi mimarlarından Sinan, bu eserlerin en usta mimarlarındandır. Yaptığı eserlerinden hesaplarını bugün bile zor anlayacağımız açıklıklarda taşı, oya gibi kullanmıştır. Bunlardan en önde gelenleri Süleymaniye, Selimiye Camii, değişik yörelerde yaptığı hanlar, hamamlar saymakla bitmez. Bunların hepsi dimdik ayakta durmaktadır.

Taşa en uygun görülen ahşap zaman içinde değişik binalarda kullanılmış, saraylar köşkler taşa hayat veren ahşapla güzellik kazanmıştır. Teknik ilerledikçe insan gücünü gerektiren bu tip binalar yerine daha basit binalar için malzemeler aranmış, neticede beton denilen çakıl ve yapıştırıcı malzeme olarak kullanılan çimento keşfedilmiş demirle uyum sağlayan bu malzeme betonarme denilen bir inşaat türünü meydana getirmiştir.

Betonarme; betonun demire yapışma özelliğinden istifade ederek, duvar ebatları küçültülerek, yüksek binaların bu malzeme ile yapılması günümüze kadar gündem dahilindedir. İşte burada doğal olmayan beton, çimento, kum, çakıl, demir gibi malzemelerin birleşmesiyle meydana geldiğinden rijitlik kaybolmuştur. Bu malzemelerden herhangi birinde olan aksaklık, yapılan binanın mukavemetinin kaybolmasına sebep olmaktadır. Örneğin bazen çimento yapıştırıcı özelliğini kaybeder. Bazı yörelerden alınan çakıl isteğe uygun değildir. Bazen milli, bazen tuzludur. Demir ise hava ve su temasıyla korozyon denilen çürümeye maruz kalır. Düşünemeyeceğiniz kadar ufak bir noktasının nem ve oksijene ulaştığı taktirde, bütünüyle çürüme tehlikesi arz eder. İşte buna korozyon diyoruz. Binalar için en büyük tehlike, işte bu olayda gizlidir. Çoğu kez temellerimizde bu olay sık sık görülmektedir. Çoğu binaların depremlerde zarar görmesi bu olay sebebiyledir. Bunun için koruyucu malzeme daima muhkem seçilmelidir. Depremlerde oluşan ufak çatlaklarda bile demir çözülmesini gözlemek mümkündür. Buradan alınan oksijen ve nem de temellerde olduğu gibi korozyonun oluşumuna sebep olur. Bu olay çelik konstrüksiyonlarda daha çok önem kazanır.

Bu yüzden temellerde su izolasyonunu ihmal edilmemesi, binada her hangi bir şekilde görülen çatlakların (buna sıva çatlağı deyip geçerler) onarılması icap eder. İşte mimarlarımızın ve mühendislerimizin çoğu zaman ihmal ettikleri bu tedbirlerin alınmaması halinde bina fazlasıyla zarar görür.

Eskiye dönüş çağrısı

Eski günler, eski insanlar hep özlemini duyarak bahsederlerdi hep eskiler.

Haklıydılar.

Bir aile kavramı vardı eskiden. Çocuklar kalabalık bir ortam içinde yetişirlerdi, büyüklerden çok şey kaparak. Muaşeret kaideleri vardı. Çocuklar bu ortamda bunları kolayca özümserlerdi. Yaşanan ortamlar sıhhi ve bahçeler içinde aydınlık, ferahtı ve bu ortamda yetişen çocuklarda huzurlu sıhhatli, neşeli ve şendiler.

Nerede şimdi o eyvanlı ortası her tür ağaçlarla bezenmiş çiçek çiçek kokan evler. Bilmem siz hiç yediniz mi ağaçtan kopararak narı, fıstığı. Hiç mangal yakarak bahçede bilmem hala yiyebiliyor musunuz patlıcanlı kebabı?

İşte böyle dostlarım. Zevkler dumura uğradı. Yok oldu neşemiz eğlencemiz. Medeniyet denen canavar yedi bitirdi eskileri. Bunlar rahmetlik babam belleğime nakış hatıralar. Sanki o günleri yaşar gibiyim. Farkındamısınız bilmem eski günlerin eski yaşantıların vaz geçtiğimiz tüm zevklerin özlemini duymaktayım. Sadece anılarımızda kaldı eskiler dahası yok dönüşü yok artık geri gelmez o neşeli günler.

"Punto" adlı blog'dan

Bunlara sebep olanlar acaba hiç düşündüler mi yaptıklarını. Görebildilermi yanlışlarını zira onlarda eskidi. Geriye bakıpta anımsıyorlar mı acaba atalarından kalan eyvanlı evleri.

Apartman hayatı devri başladı artık. Gençlik aksinin neşesini zevkini bilemiyor. İnsanlar için daha zor daha tatsız daha zevksiz günler sırada bekliyor.

Ey huzur dağitmak üzere kurulmuş müesseseler, belediyeler, devlet erkanı ne olur etmeyin eskinin sunduğu yaşantıları yeniden bizlere kazandırın. Eskiye gidemiyorsak bile eskiye yaklaşalım. Eski yaşantımıza yakınlaşalım.

Gönülden diliyorum.

16 Eylül 2011 Cuma

Doğanın öcü

         Tüm insanlar; doğayı zorlayarak yaşam savaşı vermektedirler. Hiç Şüpheniz olmasın, doğaya; insanoğlunun tüm zararları, yanına kar kalmayacaktır. Doğa, öcünü insanoğlundan fazlasıyla çıkaracaktır.
          Dünyanın bir dengesi vardır. Kendi etrafında dönerek gündüzü geceyi belirler. Güneş etrafında dönerekte mevsimler oluşur. Dönen bir cismin bir ağırlık merkezi vardır. Bu merkez değişmediği sürece dönme olayı hiç bir değişikliğe uğramadan devam eder. İnsanoğlu bu dengeyi bozacak şekilde yer altında ve yerin üstünde dünyaya fazlasıyla müdahele etmektedir. Yerin derinliklerinde açmış olduğu çukurlardan çıkarmış olduğu madenler dağları yok ederek, taşlardan elde edilen inşaat ürünlerini bazı noktalara yığınak yapmaları; bir gün gelecek doğanın dengesini bozacaktır.
          Barajlar şöyle bir bakıldığından bir noktada toplanarak yayılmış yükü o noktaya birikmesini temin edeceğinden doğa dengesini bozacağı düşüncesindeyim.
          Bu işlem; dünyanın dört bir yanında yaygın halde sürüp gitmektedir. Dünya kitlesi yanında bu gibi değişiklikler henüz dengeyi bozacak nitelikte değillerdir, ama bu birikimlerin çoğalması denge değişiklikleri, dünyada bir şeylerin eksildiği ve bir şeylerin arttığı gözlenmektedir.
          Güneş bütünüyle dünyaya hayat veren bir kuvvet kaynağıdır. insanların doğaya verdiği zarar yüzünden gökteki katmanları oluşturan tabakalardan ozon tabakasını zedelemiştir. Bu yüzden güneş insanoğluna zararda vermektedir. İnsanoğlu haris ve bencildir. Herşeyin kendi ulusu için, diğer uluslara karşı daha üstün olmak amacıyla silaha sarılmışlardır. Deneme için bile olsa patlatılan bobmalar dünyaya büyük zararlar vermektedir. Buzulların erimesi, doğanın insanlara karşı zaferidir. bu yüzden medeniyet adına dünyaya zarar verecek bu tip işlemlerden kaçınılmalıdır.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Erozyon

          Toprak deyip geçmeyin ona o kadar çok ihtiyacımız var ki... Ölülerimiz bile onun sayesinde gizlenir. Keşke; derelerimiz çaylara, çaylarımız ırmaklara, ırmaklarımız nehirlerimize, nehirlerimiz denizlere dökülürken bir gölet oluşturabilseler.Burada durabilse sular. Karadan taşımış olduğu bu kıymetli toprak ürününü denizlerimize salmasalar. Ne yazık ki, bu topraklı sular, çağlayanlar ve şelaleler halinde denize dökülürler çoğu zaman...
          Bu, yaşamamıza çok lüzumlu olan toprağın ayağımızın altından yavaş yavaş ayrıldığını görmek ürkütüyor beni. yavaş da olsa azalan toprak, bir zaman aralığında gittikçe azalarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Takdir edersiniz ki, insanlığın yaşamını sürdürebilmesi için ağaca, bitkiye, yeşilliğe ihtiyacı vardır. Buğday başakları ancak toprakta hayat bulur. İşte bu denli lüzumlu olan toprağın yavaş da olsa kaybolmasını seyreden insanlık bir gün gelecek hatasını anlayacaktır.
          Toprak sadece suların kadrine uğramış değildir. Çoğu yerde, en mümbit araziler yerleşime açılmaktadır. Topraklar kazılmakta çoğu kez denize atılmaktadır.
          Eski insanları şöyle bir hatırlamakta yarar vardır. Neden acaba yerleşim alanları için tepeleri, yamaçları seçerlerdi? Zira onlar gaflet içinde değillerdi, ovaları ve mümbit alanları yaşamlarını devam ettirebilmeleri için bu işlerde kullanmazlardı.
          Hep medeniyetten bahsediyoruz ilerledi, yüceldi diyoruz. Oysaki medeniyet insanlığın yok olması için silah üretmekten başka düşünceye sahip değildir, bence insanlığın sonu, kıyamet denilen şey medeniyetin son eseri olacaktır.
       Allahın selamı üzerinize olsun benim ali cenap hemşehrilerim.

6 Eylül 2011 Salı

Alt yapı sorunu

          Zenginler ucuz yaşar, istekleri sonuçlanır kolayca. Biz türkler, hala kendi başına ayakta durabilecek zengin ülkeler gibi her işini kolaycasonuçlandırabilecek durumda değiliz. hiç dikkatinizi çektimi bilmiyorum; ufak bir kanal tıkanıklığı güzelim asfaltlarımızın yama bohçası haline gelmesinin tek sebebidir. Yollar açılır kanal tıkanıklığı gideriflir tekrar kapatılır.
          Bu olay diğer yerlerde oluşan tıkanıklıklar yüzüden tekrarlanır durur.
      
          Elektrik idaresi aynı olayı değişik yerlerde aynen tekrarlar. Sular idaresi bu mevzuuda diğer kuruluşlardan farklı bir tutum içerisinde değildir. Zaman zaman kanalizasyonlar ve içerdiği pis suların içme suyuna karıştığı olası hallerdendir. Oysa sık aralıklarla yapılan bu masrafların toplamı zengin ülkelerin bir çırpıda yapmış oldukları galerilerin masrafını ikiye katlar.Bu galeriler kısacası şehrin ihtiyacı olan tüm tesislere kolayca ulaşılmasını sağlar. Onlarda asfaltı yaralamak yoktur. Yolları defalarca söküp yapmak yoktur. Bu söküp yapmalarda sadece telef edilen malzemeler değil yolun daralmasından dolayı bekleşen kara taşıtlarının luzumsuz yere harcadığı yakıt ve iş gücü kaybına da neden olur.

          Malesef tüm şehirlerimizde halka şirin görünebilmek için dış görüntüye ehemmiyet verilmiş kaldırımlar ve yollar defalarca sökülüp yeniden yapılmış alt yapılar ihmal edilmiştir. Oysa bu galeriler belediyelere yük olmadan halk tarafından da sağlanabilir.
          Bu iş için değişik detaylar ve yol kesitleri daima bu problemleri hal edebilecek niteliktedir. yeterki bizler seçmesini bilelim ve aydınlarımızın iş başına gelmesini sağlayabilelim

     

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Yollar

          Yağmurlu havalarda, kaldırımlarda yürüyen insanlar için, her an bir sürpriz vardir. Arabalar, yolcularını indirmek üzere tretuar kenarına yanaşmak zorundadır. Doğaldır ki yağmurlu havalarda tretuar kenarından bir su akmaktadır. Bu su genellikle çamurludur ve insanların üstüne arabanın tekerlerinden fırlayan sular daima hoş olmayan görüntüler verir. Bunu önlemek için, şehir içi yollarda suların orta yerde toplanması veya suyun tretuar kenarından akışının önlenmesi gerekmektedir. Bunlar şehir planlarında detaylarla halledilmelidir.
Ancak belediyelerce hazırlanmış olan tüm şehir planları, defalarca değişikliğe uğramıştır. Bu planlara ek olarak dişe dokunur tek bir detay verilmemiştir. Çoğu zaman bu planlar tatbik kabiliyeti olmadığından dolayı raflarda tozlanmaya terk edilmiştir. Bu yüzden hiç bir şehrimizde insanların huzuru temin edilememiştir. Oysa ki belediyeler huzur dağıtan müesseseler olmalıdır.
Maksadım belediyeleri tenkit değildir. Biz mimarlar görevimizi çoğu zaman bu işten anlamayanların zevklerini terk etmişizdir. Bu yüzden şehirlerimize bakarak üzülmekten başka yapacağımız bir şey yok gibidir. İstanbul gibi büyük bir ilde sesini duyurmak mümkün değildir. Doğru veya yanlış bütün fikirler aktarılmak istendiğinde altında daima bir menfaat varmı sorusu belirir. Bu yüzden samimi olanların yardım fikirleride akamete ugrar.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Zemin suları ve dereler

          Dereler genellikle iki yamacın ara kesitidir. Yamaçlar katman olarak dere yataklarından çok daha      fazla katlıdır. Dereye yaklaştıkça katmanlar birer birer kaybolur ve bu yamaçlardaki katmanlar arasındaki zemin suları derede görülen suları oluşturur. Bu demektir ki dere yatakları yükseklere nazaran zemin sularını daha yüzeyde gösterir. Bu yüzden dere yataklarının yirmi beş metre sağında yirmi beş metre solunda talimatnameler inşaat yasaklama şartı koymuştur.
          Günümüzün teknolojisine güvenerek bu yasaklama çiğnenmiş dere yataklarına ve hatta dere üstlerine yollar inşaatlar yapılmaya başlanmıştır.
          Tabiat ana ona yapılan haksızlığı hiçbir zaman affetmez ve öcünü alır.
Katmanlar arasına sıkışan ve yoğunlaşan sular dere yatağını bulamadığı için yapılan inşaatların tabanını zorlar. Temeller altında oyuklar açar. Yoğunlaşan suyun bir yere akmasını bulmaya çalışır.
          Bu hakikatler herkesçe bilindiği halde Anadolulun at başı gibi birinci derece deprem bölgelerini içeren memleketimizde bütün belediyelerce göz ardı edilmiş, tabiat anaya yapılan bu haksızlığın devamı sağlanmıştır. Maalesef gözlemlerimiz odur ki depremler hep bu tür yerlerde yapılan binaları harap etmiş binlerce vatandaşımızın mezarı olmuştur. Buradan tüm belediyelere sesleniyorum yapmayın tabiat anayı zorlamayın ve sağlıcakla kalın sevgili saygı değer vatandaşlarım.

19 Ağustos 2011 Cuma

Bitişik nizam binalar

          Çoğu zaman büyük şehirlerde bitişik nizam binalar ön plandadır. Bu adalarda meydana gelen orta bahçe hacimleri, kış aylarında daima puslu ve havasızdır. Hava sirkülasyonu için herhangi bir açık hacim bırakılmamıştır.
          Bu yüzden ada ortalarında meydana gelen boşluklara çoğu zaman pencerelerimizi açamayız. Oysaki bitişik nizamn binalar iki cephelidir. Binaların ön cepheleri yola bakar, bu cephelerdeki pencereler arabaların egzostları ile burun burunadır. arka cephe ise, çöreklenmiş puslu bir havaya açıldığından çoğu kez camlarımız kapalıdır. bu yüzden bitişik nizam binalarda orta hacimlerinde havayı sirküle eden, en azından zemin kat kotunda pasajlar bırakılmalıdır. Daha ileri giderek bu orta bahçeler tek parsel olarak düşünülmeli, havalandırılması da temin edildiği taktirde çocuklar için emniyetli bir oyun alanı olarak kullanılabilir hale getirilmelidir. Bu oyun alanı ki; anneler tarafından çocukları takip kolaylığı da sağlayabilir.
          Tabii ki bahçeli nizam binalarda da, aynı orta bahçeyi temin etmek ve daha sıhhatli bir ortamda çocuklarımızın oyun oynamalarını sağlayabiliriz.
          Maalesef şehir planlarında bu rahatlığı temin edecek tek bir çizgi yoktur. Bu tür yazıların bir kroki eklenerek yazılmasında fayda vardır. Bu tip projeler tarafımızda her şekilde mevcut bulunmaktadır. Fırsat verilirse mahalinde bu projelerin uygulanması mümkün olur.

16 Ağustos 2011 Salı

Pencere buğusu deyip geçmeyin

          Isıtılmamış hacimlerin üstüne isabet eden ısıtılmış odalar, alttan veya üstten gelen soğukla içerde oluşan buharı nem haline getirir. Bu nem ise çoğu zaman duvarlarda küflenmelerin oluşumuna sebep olur. Bu yüzden hacim içinde oluşan buharlaşmanın bir şekilde dışarıya atılması icap eder.
          Teknolojinin getirmiş olduğu imkanlarla soğuk havanın pencerelerden içeriye sızmaları önlenmiştir. Plastik pencereler bu görevi hakkıyla yapmaktadır, ancak dışarıya atılması icap eden nemin, içerde mahpus kalmasına sebep olduğundan, işte biraz evvel yazmış olduğumuz küflenme olayına sebep olmaktadır.
          Çoğu teknolojinin ilerlemesi sıhhi bakımdan sakıncalar yaratır. Bunların önlenmesi de, bina katları arasında ısı tecriti yapmakla mümkündür. Çoğu zaman bu tecrit ihmal edilmektedir. Dolayısıyla duvarlardaki küflenmler çaresiz oluşacaktır. Bu yüzden eskiye dönüş, yani ahşap doğramayı kullanmak bu sorunun kolay çözümüdür. Şurası muhakkakki teknolojinin ilerlemesi insanlığın yaşamı ve sıhhati bakımından gerilemesini tevlit eder. Malesef teknoloji, kötü amaçlarla da kullanılmaktadır.
          Mevzuumuz; hacimlerde buharlaşma olduğunda yazımızı bu konuda yoğunlaştıralım. Yine eskiye dönmekte yarar görmekteyim. Ahşap pencereler havayı tamamen tecrit edemediğinden, odalarımızın gerektiği kadar havayı alabilmesini sağlayan ahşap doğramalara dönüşüm şarttır veya plastik doğramalarda, özelliklşe bazı delikler oluşturmakta yarar vardır.

5 Ağustos 2011 Cuma

Sobalarda zehirlenmeler ve nedenleri

Malumunuzdur ki soba borusu, sobalarda yanma olayı ile oluşan dumanı bacalara taşır. Sıcak olan duman bacada yükselirken altında bir boşluk bırakır. Soba önlerinde kapanabilen küçük bir delik mevcuttur. İşte bu küçücük pencereden giren hava, hem yanmayı hem de bacada oluşan hava boşluğunu doldurur. Ancak bu küçücük delik, yanma yavaşlasın ve sabaha kadar idare etsin düşüncesiyle, gece yatarken kapatılır. Baca teşkilatında küllük devreye girer. Aslında küllükler daha büyük bir baca penceresidir. Yeni yapılarda bu pencereler kaldırılmıştır. Aşağıdan yukarıya doğru hareket eden duman, ters esen bir rüzgar, oluşan boşluğu yukarıdan doldurur.Duman tersine döner, arkasından felaketler ve ölüm.

28 Temmuz 2011 Perşembe

Kar yağmaya başladı çatılara dikkat

         
          Çatılara yağan kar saçak uçlarına kadar çatıyı kapatır. Binanın üstünde kalan kısım binanın sıcaklığı ile ısınır ve üstündeki karı çözer. Dolayısıyla sulanan kar aşağı doğru akmak ister. Ancak saçak uçları, halen donmuş halde olduğu için suyun oluğa akmasını önler ve geri teper. Kiremitler geri tepmeye göre dizilmiş değildir. Su kiremitlerin altına süzülür. Bunu önlemek için kiremit altı naylon pestiller vardır. Bu pestilleri döşerken, ek yerlerinde üst üste bindirmeli en az (10 cm) ve bunu yapıştırma suretiyle tatbik etmelidir. Zira geriye tepen su, binilerin de altından çatıya sızar ve çatıyı zorlar. Çatıda kiremit kırığı ve eksikliği yok ise sebebi bu mevzuda aranmalıdır.

20 Temmuz 2011 Çarşamba

Yeşil bizde neden yozlaşır

          Dikkat etmişseniz yolları süsleyen yeşil refüjler yol kotundan ve hatta tretuar kotundan yüksektir. Yağmur yağdığında bu refujdaki toprakları kabartır, önce tretuarlara sonra da yola kadar indirir. Yağışlarda ; tertemiz yağmur suyu bu topraklarla karışarak çamurlu bir su haline gelir. Bu çamurlu su , tretuar kenarından devamlı akar. Arabalar geçerken bu çamurlu suları sıçratarak , yoldan geçenleri fazlasıyla rahatsız eder. Yalnız bunula kalmaz öbde giden araba, arkadaki arabaların camlarını kirleterek rahatsızlık verir. Bazen ani bir çamur kitlesi camın önüne yapışarak görüşü kapatır ve kazalara neden olur. Gün ışır , güneş sıcak yüzünü gösterir, bu çamurlar tretuar kenarlarında kuruyarak bir toz tabakası oluşturur. Rüzgar savurmasıyla çoğu zaman yoldan geçenler bu tozdan nasibini alır.
          Bu kurumuş tozu, çoğu zaman belediyeler kamyonlarına yükleyerek şehri temizlemeye uğraşır. Belediyenin bahçıvanları ise refüjde toprak azalmış düşüncesiyle dışarıdan yeniden toprak getirir. Bu azalan yalnız toprak değil toprağa çok lüzumlu olan gübreleride içerir. İşte bu kısır döngü herzaman gözlenebilir. Tekrar etmek içap ederse yeşil refüjlerdeki toprak ve içerdiği gübreler, yağmurlu yola akar, tretuar kenarında toplanan çamur belediyeler tarafından şehir dışına taşınır, arkadan gelen bahçıvan refüjün toprağını ve gübresini dışarıdan tekrar taşıyarak yağmura hazırlık yapar. Bu detay bozukluğu devamlı olarak belediyelerin bütçesini zorlar. Oysaki bırakılmış olan yeşil alanlar, tretuar kotunun 10 cm aşağısında tutularak, yağmurlu havalarda bu 10 cm lik kısımda dinlenen su tretuara taşsa bile bulanık değildir, en azından belediyeler bu detayı tatbik etmelidirler. Bu detay belediyeler hiçbir külfet getirmediği gibi, kurumuş toprağın dışarıya atılması ve yeniden toprağın taşınması gibi külfetleri ortadan kaldırmış olur.
          Ama esas detay bu değildir. Yeşil bırakılmış olan refüjlere yağan fazla yağmurlar için drenflekler (plastikten yapılmış delikli drenaj borular) devreye girmelidir. Bu külfet ise eksilen toprağı taşıma işleminden daha düşük seviyededir.
          Güzel memleketimize ve Urfa'mıza Allah'ın esirgemediği bol suyu olan  bu yeşil alanlar neden ihmal edilmiştir. Zaman zaman toprak altından geçirilen delikli borularla sulaması temin edilen yeşil ve renk çiçekler Şanlıurfamıza güzellikleri getirecektir.

5 Temmuz 2011 Salı

Bacalar

          Bizler baca yapmasını unuttuk.

       Eski osmanlı bacaları şönt baca diye adlandırılan şekilde yapılırdı. Şimdi ise bacalarımız yanlış yapılmaktadır. Normal bir baca kendi sıcaklığı ile dumanı yukarıya doğru yükseltir. Altta olan boşluğu ise kömür sobalarındaki küçük penceresi aralanarak aradan giren hava ile doldurulur idi. Ayrıca küllük denen bir ikinci delik daha vardı. Sıcaklığı yükselen dumanın altındaki başlık bu menfezden gelen hava ile dolardı.
          Şimdi ise bu küllük kaldırılmıştır. Çoğu zaman fazla kömür yakmasın diye sobanın küçük penceresi sıkı sıkıya kapatılır. Tedbir burada bitmedi soba borusunun geçmiş olduğu deliğin çevresi alçı ile kalafatlanır dolayısıyla sıcaklığıyla yükselen dumanın bıraktığı boşluk herhangi bir yerden gelecek hava ile doldurulamaz. İşte bu anda lodosla alabora olan rüzgar tepeden aşağı doğru bu boşluğu doldurur. Basınçlı olan bu rüzgar sobanın muhtelif yerlerinden sızarak odaya yayılır. Gazdan ölümlerin sebebi kanımca budur. Bu havanın bir şekilde temin edilmesi gerekmektedir. Bu mevzuda değişik detaylar mevcuttur.