4 Ekim 2011 Salı

Şehirlerde renk cümbüşü


Belediyeler huzur dağıtan müesseseler olmalıdır.

Huzur; sadece yolların temizliği, düzeni halledilmiş trafik sorunları değildir. İnsanlarımızı rahatsız eden, çeşit çeşit başka şeylerde vardır.

Çirkin bir bina, hiçbir zaman iç açıcı değildir. Hele hele bu binayı çirkin bir renge boyamak, insanları daha çok tedirgin eder. Ne yazıkki belediyeler bu mevzuu da hiç bir zaman öne çıkmamışlardır. Aslında bu kadar ayrıntılara gelebilmeleri için ne bir üstün zevke, ne de tekniğe sahip değillerdir. Bence bu problemlerin çözümü siyasilerimizin içinde oluşturulacak kurumlar tarafından üstlenilmelidir. Bu konuda her an aklıma köy ihtiyar heyeti geliyor. Zaman içinde, bu kurumda, siyasi giysilere bürünmüş ve görevlerini kaybetmişlerdir. Bence şehirlerimizde bile sözü sohbeti dinlenen, kendi mevzuularında isim yapmış, yaşını başını almış kimselerin, ayrı bir şehir meclisi kurularak buralara davet etmekte yarar vardır. Bu meclis, hiçbir zaman parti güdümlü olmamalıdır. Meclisin tüm elemanları ise sadece ve sadece, şehre huzur dağıtan müessese olarak vazife görmelidir.

Düşününüz ki, bu toplumda tıp tahsili görmüş doktorlar teknik bilgilerle donatılmış yaşları ile birlikte gelişmiş bilgilerle dolu beyinlerin, iktisaden kalkınmamızı sağlayan maliye camiasından kopmuş kafaların meydana getirmiş olduğu bu topluluk, bence şimdiki siyasilerin oluşturduğu topluluğun çok önündedir. Bunların verdiği kararlar uygulanmalıdır. Belediyecilerle belediyeler, tüm problemlerin çözümlerini bu beyinlerden istemelidirler. Bu topluluk, belediyeye herhangi bir külfet getirmeyecektir. Ancak onure edilmiş olan bu topluluk, memlekete yapmış olduğu hizmetlerden dolayı gururludur sevinçlidir ve huzurludur. Belki böyle bir kuruluş şimdiki düzensizliği ve şimdiki renk cümbüşünü toplumun sevebileceği şekle sokabilir. Topluma huzur dağıtan müessese işte bu ikinci meclisele hayata geçebilir. Tabiidir ki sorunlar, problemler halk tarafından belediyelerin lüzumlu dairelerine kolayca aktarılabilmesi sağlanmalıdır.

Şöyle bir sloganla sözlerimi bitirmek istiyorum; Her doktor bir sihhat polisidir. Her mimar bir imar polisidir, her kurumun her özel şahsın bilgi içeren her beynin şehrin idaresinde söz sahibi olması gerekmektedir. Bu tip hizmetler particiliğin dışında tutulmalıdır ancak o zaman halkın yüzü güler ve doyumsuz bir hazza kavuşur.


Şehirlede çöp sorunu

          Zengin ucuz yaşar derler, aslında doğru bir laf. Fakir de; aklını kullanarak ucuz yaşamaya uğraşır. Eskilerden duymuş ve neden hala çöpü bir sorun haline getiren belediyeler, çöp sorununu eskilerden gördükleri gibi halletmezler. Babalarımız ve dedelerimizden duyduklarımız çok akla yakın buluşlar olarak hala zihnimi kurcalamaktadır.
          Ekseriye köylerde koca bir çukur açılır çöpler; bu çukurlarda bekletilir, kış başlangıcında üstü toprakla örtülerek havasız bırakıldığında, çürümeye terk edilir. Bu atıklar ileriki senenin gübresini oluşturur. Sebzelerimizin, meyvalarımızın tebii gübre ile beslendiğinden, lezzetini unuttuğumuz mayvalar elde edilir.
          Hormon denen insan vücudunu sağlıksız kılan maddelerin adı bile bilinmezdi. Köylerde, bu çöpün içeriğinde, sebzelerin yenmeyen gövdeleri, yaprakları aklımıza gelmeyen bir çok yeşili barındırırdı. Böylece atıklar şimdi çöp dediğimiz şeyler sebzelerimize ve meyvalarımıza tat verirdi.
http://www.north-herts.gov.uk/food_waste_recycling_loop_picture-4.jpg
          Bu mevzuuda, şehirlerimizde de bu tip çalışmalar düşünülmelidir. Toprakla karıştırılmış olan bu atıklar, çiçekler için bulunmaz gübrelerdir. Çağımızda gübrelerin bile ithali ön planda tutulan, avrupadan ve amerikadan torbalar halinde getirilen gübreler, büyük dövizlerin kaybına sebep olmaktadır. Şapkamızı önümüze koyup düşünmenin zamanı çoktan gelmiş ve geçmektedir. Çöp sorunu bir örnek diye ele alınmış. Buna benzer pek çok sorunların üstesinden gelinebilir. Böylece zararı kâra geçirme olanağını bulabiliriz.
          Aslında evlerde üç ayrı çöp kutusu bulundurmakta yarar vardır. bunlardan birincisi katı ve sert atıklar, ikincisi çöp gözü ile bakılmaması gereken kağıt malzemeleri ve üçüncüsü ise yiyecek ve yumuşak atıklardır.
          Kağıda hiç bir memlekette çöp gözüyle bakılmamaktadır. Kağıt defalarca tekrar hamur hale getirilip işlenecek malzemedir. Keşke çingene diye nitelediğimiz, o çalışkan topluluğu bu mevzuu da destekleyebilse belediyelerimiz. Belki belediyelerin bile başaramayacağı ölçüde çöp sorununa çözüm getirmeyi sağlayabileceklerdir. Miras yedi gibi yaşamının zamanı geçmiştir. Hani bir tabir vardır, sineğin yağı bile çıkarılmalıdır.
          Memleket meselelerinde bizi yönetenlerin cimrilik derecesi de tutumlu olmaları gerekirken, savurgan hareketleriyle gittikçe artan dış borçlarımızı körüklememeleri icap eder. Devlat olarak halkımızı uyarmak ve tutumluluğa yönlendirmeyi vazife edinmelidir.
Saygılarımla.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Türkiye'de deprem gerçeği

          Bildiğiniz üzere Türkiye üç büyük şehirden ibaret değildir. Ankara, İstanbul, İzmir gözde şehirlerimizdendir. Devletin eli hep bu şehirler üzerinde dolanır durur. Oysa ki Türkiye'de, seksen bir vilayet seksen bir şehir ve binlerce kasaba, köy vardır.
          Nedense Osmanlı İmparatorluğu'nun en zengin ve şaşaalı günlerinde bile, bu yoksul kesime el uzatılmamıştır. Dolayısıyla buralarda yaşam zorlaşmış, büyük şehirlere akım kaçınılmaz bir gerçek haline dönüşmüştür. Tabii ki bu, köyden şehre göç anlamındadır. Çoğu kez köy yaşantılarını, köyde atalarından gördüğü davranışlarını, şehirde de sürdürmek durumundadır. Yaptığı barınakları dağ taş dememiş şehirden ve gözden uzak boş arazilere taşımıştır. Bu yapıtlar teknik ve mukavemetten yoksundur. Hal böyle olunca bu yoksul halkın, teknikten uzak yapıları yerle bir olmuştur. Tabiki doğayı zorlayan insanların, örneğin, savaşta kullanılacak bombaların, tecrübe niteliğindeki tatbikatları, zeminin taşımasına mümkün olup olmadığına bakılmaksızın yapılan yüksek binalarında tesiri ile dünya dengesi devamlı bozulmaktadır.
Global Health sitesinden alınmıştır.

Örneğin; İstanbul ve yöresi ikinci sınıf deprem bölgesi iken, birinci sınıf deprem bölgesi haline dönüşmüştür. Kanımca bu denge bozuklukları devam ederse kıyameti, insanların bu vurdum duymazlığıyla getirecekleri gerçeğine inanıyorum. Belki yarınlarda depreme dayanıklı yapıldığı sanılan bu binalar da deprem şiddetlerinin artmasısebebiyle bu artan şiddete dayanamayacaklardır. En azından inşaat alanları mümbit araziler içerisinde değil kayalık ekime müsait olmayan yörelere taşımak tedbirlerin önünde gelir. Ne yazık ki bugüne kadar mümbit arazilerimizin çoğu, iskana açılmış bölgeler de yeralmaktadır.

          Netice olarak bu dengenin yeniden tesisi için devletimizin ilime olan duyarlılığını yeniden kazanması icap etmektedir. Ne yazıkki siyasilerimizin çoğu bu duyarlılıktan yoksundur. Bence şöyle olmalıdır, Siyaset; ilimle donatılmış olan beyinlerin hiç değilse bu mevzuularda devreye girmelerine izin ve onların seslenişlerine kulak vermelidirler.

29 Eylül 2011 Perşembe

Binalarda korozyon olayı


Eski insanlar, kayaları oyarak, meskenlerini bu oyuklar içinde tertip ederlerdi. Kaya rijit ve tek bir malzemedir. Dolayısıyla doğanın en ağır şartlarına bile dayanır, muhkemdir. Hiç bir ilave malzeme kullanılmamıştır, kullanılan malzeme tamamen topraktır.

Daha sonraları yapılan binalar, toprak tuğlalar ve toprak yapıştırıcılar tarafındanimal edilir ve yine rijit bir bina elde edilirdi. Daha gelişmiş toplumlarda taş ön plana çıkmış, taşın rijitliğini temin için çok deneyimler yapılarak yapıştırıcı malzeme aranmış, sonunda yumurta akı karışımlı horosan harç, yapıştırıcı olarak en sağlıklı malzeme görülmüş ve bundan böyle görkemli binalar, çoğu kez bu malzemelerle meydana getirilmiştir.
        
 Doğanın hırçınlığı göz önüne alınarak yapının duvarları kalınlaştırılmış böylece doğaya meydan okuyan ve hala günümüze kadar gelen eserler meydana getirilmiştir.
         
Eskinin dahi mimarlarından Sinan, bu eserlerin en usta mimarlarındandır. Yaptığı eserlerinden hesaplarını bugün bile zor anlayacağımız açıklıklarda taşı, oya gibi kullanmıştır. Bunlardan en önde gelenleri Süleymaniye, Selimiye Camii, değişik yörelerde yaptığı hanlar, hamamlar saymakla bitmez. Bunların hepsi dimdik ayakta durmaktadır.

Taşa en uygun görülen ahşap zaman içinde değişik binalarda kullanılmış, saraylar köşkler taşa hayat veren ahşapla güzellik kazanmıştır. Teknik ilerledikçe insan gücünü gerektiren bu tip binalar yerine daha basit binalar için malzemeler aranmış, neticede beton denilen çakıl ve yapıştırıcı malzeme olarak kullanılan çimento keşfedilmiş demirle uyum sağlayan bu malzeme betonarme denilen bir inşaat türünü meydana getirmiştir.

Betonarme; betonun demire yapışma özelliğinden istifade ederek, duvar ebatları küçültülerek, yüksek binaların bu malzeme ile yapılması günümüze kadar gündem dahilindedir. İşte burada doğal olmayan beton, çimento, kum, çakıl, demir gibi malzemelerin birleşmesiyle meydana geldiğinden rijitlik kaybolmuştur. Bu malzemelerden herhangi birinde olan aksaklık, yapılan binanın mukavemetinin kaybolmasına sebep olmaktadır. Örneğin bazen çimento yapıştırıcı özelliğini kaybeder. Bazı yörelerden alınan çakıl isteğe uygun değildir. Bazen milli, bazen tuzludur. Demir ise hava ve su temasıyla korozyon denilen çürümeye maruz kalır. Düşünemeyeceğiniz kadar ufak bir noktasının nem ve oksijene ulaştığı taktirde, bütünüyle çürüme tehlikesi arz eder. İşte buna korozyon diyoruz. Binalar için en büyük tehlike, işte bu olayda gizlidir. Çoğu kez temellerimizde bu olay sık sık görülmektedir. Çoğu binaların depremlerde zarar görmesi bu olay sebebiyledir. Bunun için koruyucu malzeme daima muhkem seçilmelidir. Depremlerde oluşan ufak çatlaklarda bile demir çözülmesini gözlemek mümkündür. Buradan alınan oksijen ve nem de temellerde olduğu gibi korozyonun oluşumuna sebep olur. Bu olay çelik konstrüksiyonlarda daha çok önem kazanır.

Bu yüzden temellerde su izolasyonunu ihmal edilmemesi, binada her hangi bir şekilde görülen çatlakların (buna sıva çatlağı deyip geçerler) onarılması icap eder. İşte mimarlarımızın ve mühendislerimizin çoğu zaman ihmal ettikleri bu tedbirlerin alınmaması halinde bina fazlasıyla zarar görür.

Eskiye dönüş çağrısı

Eski günler, eski insanlar hep özlemini duyarak bahsederlerdi hep eskiler.

Haklıydılar.

Bir aile kavramı vardı eskiden. Çocuklar kalabalık bir ortam içinde yetişirlerdi, büyüklerden çok şey kaparak. Muaşeret kaideleri vardı. Çocuklar bu ortamda bunları kolayca özümserlerdi. Yaşanan ortamlar sıhhi ve bahçeler içinde aydınlık, ferahtı ve bu ortamda yetişen çocuklarda huzurlu sıhhatli, neşeli ve şendiler.

Nerede şimdi o eyvanlı ortası her tür ağaçlarla bezenmiş çiçek çiçek kokan evler. Bilmem siz hiç yediniz mi ağaçtan kopararak narı, fıstığı. Hiç mangal yakarak bahçede bilmem hala yiyebiliyor musunuz patlıcanlı kebabı?

İşte böyle dostlarım. Zevkler dumura uğradı. Yok oldu neşemiz eğlencemiz. Medeniyet denen canavar yedi bitirdi eskileri. Bunlar rahmetlik babam belleğime nakış hatıralar. Sanki o günleri yaşar gibiyim. Farkındamısınız bilmem eski günlerin eski yaşantıların vaz geçtiğimiz tüm zevklerin özlemini duymaktayım. Sadece anılarımızda kaldı eskiler dahası yok dönüşü yok artık geri gelmez o neşeli günler.

"Punto" adlı blog'dan

Bunlara sebep olanlar acaba hiç düşündüler mi yaptıklarını. Görebildilermi yanlışlarını zira onlarda eskidi. Geriye bakıpta anımsıyorlar mı acaba atalarından kalan eyvanlı evleri.

Apartman hayatı devri başladı artık. Gençlik aksinin neşesini zevkini bilemiyor. İnsanlar için daha zor daha tatsız daha zevksiz günler sırada bekliyor.

Ey huzur dağitmak üzere kurulmuş müesseseler, belediyeler, devlet erkanı ne olur etmeyin eskinin sunduğu yaşantıları yeniden bizlere kazandırın. Eskiye gidemiyorsak bile eskiye yaklaşalım. Eski yaşantımıza yakınlaşalım.

Gönülden diliyorum.

16 Eylül 2011 Cuma

Doğanın öcü

         Tüm insanlar; doğayı zorlayarak yaşam savaşı vermektedirler. Hiç Şüpheniz olmasın, doğaya; insanoğlunun tüm zararları, yanına kar kalmayacaktır. Doğa, öcünü insanoğlundan fazlasıyla çıkaracaktır.
          Dünyanın bir dengesi vardır. Kendi etrafında dönerek gündüzü geceyi belirler. Güneş etrafında dönerekte mevsimler oluşur. Dönen bir cismin bir ağırlık merkezi vardır. Bu merkez değişmediği sürece dönme olayı hiç bir değişikliğe uğramadan devam eder. İnsanoğlu bu dengeyi bozacak şekilde yer altında ve yerin üstünde dünyaya fazlasıyla müdahele etmektedir. Yerin derinliklerinde açmış olduğu çukurlardan çıkarmış olduğu madenler dağları yok ederek, taşlardan elde edilen inşaat ürünlerini bazı noktalara yığınak yapmaları; bir gün gelecek doğanın dengesini bozacaktır.
          Barajlar şöyle bir bakıldığından bir noktada toplanarak yayılmış yükü o noktaya birikmesini temin edeceğinden doğa dengesini bozacağı düşüncesindeyim.
          Bu işlem; dünyanın dört bir yanında yaygın halde sürüp gitmektedir. Dünya kitlesi yanında bu gibi değişiklikler henüz dengeyi bozacak nitelikte değillerdir, ama bu birikimlerin çoğalması denge değişiklikleri, dünyada bir şeylerin eksildiği ve bir şeylerin arttığı gözlenmektedir.
          Güneş bütünüyle dünyaya hayat veren bir kuvvet kaynağıdır. insanların doğaya verdiği zarar yüzünden gökteki katmanları oluşturan tabakalardan ozon tabakasını zedelemiştir. Bu yüzden güneş insanoğluna zararda vermektedir. İnsanoğlu haris ve bencildir. Herşeyin kendi ulusu için, diğer uluslara karşı daha üstün olmak amacıyla silaha sarılmışlardır. Deneme için bile olsa patlatılan bobmalar dünyaya büyük zararlar vermektedir. Buzulların erimesi, doğanın insanlara karşı zaferidir. bu yüzden medeniyet adına dünyaya zarar verecek bu tip işlemlerden kaçınılmalıdır.

7 Eylül 2011 Çarşamba

Erozyon

          Toprak deyip geçmeyin ona o kadar çok ihtiyacımız var ki... Ölülerimiz bile onun sayesinde gizlenir. Keşke; derelerimiz çaylara, çaylarımız ırmaklara, ırmaklarımız nehirlerimize, nehirlerimiz denizlere dökülürken bir gölet oluşturabilseler.Burada durabilse sular. Karadan taşımış olduğu bu kıymetli toprak ürününü denizlerimize salmasalar. Ne yazık ki, bu topraklı sular, çağlayanlar ve şelaleler halinde denize dökülürler çoğu zaman...
          Bu, yaşamamıza çok lüzumlu olan toprağın ayağımızın altından yavaş yavaş ayrıldığını görmek ürkütüyor beni. yavaş da olsa azalan toprak, bir zaman aralığında gittikçe azalarak yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. Takdir edersiniz ki, insanlığın yaşamını sürdürebilmesi için ağaca, bitkiye, yeşilliğe ihtiyacı vardır. Buğday başakları ancak toprakta hayat bulur. İşte bu denli lüzumlu olan toprağın yavaş da olsa kaybolmasını seyreden insanlık bir gün gelecek hatasını anlayacaktır.
          Toprak sadece suların kadrine uğramış değildir. Çoğu yerde, en mümbit araziler yerleşime açılmaktadır. Topraklar kazılmakta çoğu kez denize atılmaktadır.
          Eski insanları şöyle bir hatırlamakta yarar vardır. Neden acaba yerleşim alanları için tepeleri, yamaçları seçerlerdi? Zira onlar gaflet içinde değillerdi, ovaları ve mümbit alanları yaşamlarını devam ettirebilmeleri için bu işlerde kullanmazlardı.
          Hep medeniyetten bahsediyoruz ilerledi, yüceldi diyoruz. Oysaki medeniyet insanlığın yok olması için silah üretmekten başka düşünceye sahip değildir, bence insanlığın sonu, kıyamet denilen şey medeniyetin son eseri olacaktır.
       Allahın selamı üzerinize olsun benim ali cenap hemşehrilerim.